7. sanat olarak kabul edilen ve kitleleri etkileme anlamında en fazla güce sahip olan "sinema" tam bir tükenişin eşiğinde... Ortaya çıkışı itibariyle en genç sanat dalı olarak kabul edilmesine karşın; hastalıklı ve yaşlı bir bünyeyle karşı karşıyayız aslında. Hollywood sinemasını bu bünyeyi kemiren ve hızla yayılan bir kanser hücresi olarak görmek hiç de abartılı olmaz.

Hastalıklı bedenin en önemli direnç noktası kısa filmler belki de. Çünkü kendimize en rahat alan bulabileceğimiz ve devrimci sanat, devrimci sinema adına uğraşanların kendilerini en fazla var edebilecekleri yer de burası. Ülkemizde bu alandaki hareketlilik oldukça sınırlı ve bu konu ile ilgili yapılan çalışmalar Avrupa ülkelerinin konsolosluklarının kültür afişleri ya da İstanbul Kültür Merkezi, İtalyan Kültür Merkezi gibi İstanbul'da faaliyet gösteren kültür merkezlerinin düzenlediği festivaller, arada bir televizyon kanallarının açtığı kısa film yarışmalarından öteye geçmiyor ne yazık ki...

Son zamanlarda bu durumda bir değişim yaşanmaya başlandı. Egemen düzenin bize çizdiği kültür-sanat haritasının sınırlarını zorlamak adına Türsak'ın düzenlediği Sinema-Tarih buluşması, Uluslararası Film Gösterileri, BSB (Belgesel Sinemacılar Birliği)'nin gösterileri gibi. Ancak otobüs duraklarındaki, caddelerdeki, bildiğimiz gazetelerin kültür-sanat sayfalarındaki sisteme yararlı, bize zararlı filmlerin boy boy afiş ve ilanlarından fırsat kalırsa yer veriliyor. 80'li yıllara baktığımızda büyük bir canlılık görüyoruz.: Eski sosyalist ülkelerin daha ağırlıklı yer aldığı film haftaları düzenleniyor İstanbul'da. Macar filmleri, Polonya filmleri, Sovyet filmleri, Yunan, Alman filmleri gibi...

Reel sosyalist ülkelerde çözülüşle birlikte kültür alanında tam bir yıkım yaşanıyor ve bu yıkımın en çok yansıdığı alan da sinema oluyor. Tam da bu yıllarda Hollywood şirketleri teker teker ama büyük bir hızla kendi şirketlerini Türkiye'de açtılar. Şimdilerde ise malum, yapabildikleri en iyi şey "Amerikan Güzeli", "Dövüş Kulübü" gibi filmler çekip; "biz de biliyoruz, sistem işe yaramaz; aileyi çökertir, toplumu yoksullaştırır" deyip son kertede çözümü ya anarşizm ya da nihilizm olarak göstermek.

Tekrar kısa film konusuna dönüp, şunu özellikle belirtmek istiyorum: niyetim uzun metrajlı filmlerle kısa metrajlı filmleri karşılaştırıp; bir tercih önermek değil. Sadece maddi altyapının çok önemli olduğu böylesi bir çalışma alanında yapılabilecek en iyi şeyin kısa metrajlı filmlere yoğunlaşmak olduğunu düşünüyorum. Başlangıç aşamasında olanlar için ise tartışmasız biçim. Çünkü bugün uzun metrajlı bir film ile kısa metrajlı filmin çekim maliyetleri arasında ciddi anlamlarda fark var ve kısa filmler üzerinde denetim daha az olduğu için, bize kendimizi daha özgür ifade etme şansını veriyor. Üstelik bu, deneysel filmin olanaklarını sağlıyor.

Fakat birçoğumuz bu konuda ne yapmamız gerektiği veya bizden önce ne yapıldığından bihaberiz. İşte bu yüzden bu eksikliğin kapatılması ve bu alanda yapılacak çalışmalara temel olması amacıyla Türk kısa film tarihini ana hatlarıyla incelemeyi uygun görüyorum:

TÜRKİYE'DE KISA FİLMİN TARİHÇESİ

Resmi belgelere göre, 1914 diye belirtilen ilk filmin çekilişinin ardından, 87 yıl geçti. Ülkemizin sinema tarihinde ve neredeyse bu 100 yıllık zaman diliminde kısa film tarihi adına çok az şeye rastlıyoruz. Kısa film olarak çekilmiş ilk film, 1914'te Fuat Uzkınay'ın çektiği "Ayestefenos'ta bir Rus Abidesinin Yıkılışı" adlı filmdir. Fakat bu filmin tam olarak kısa film kategorisine girdiği söylenemez. Ayrıca 1914'ten 1930'lara kadar da bunun devamı niteliğinde kısa film çalışmalarına pek rastlamıyoruz.

İlk sesli belgesel kısa filmlere ise 1930'larda rastlıyoruz. Karşımıza çok tanıdık bir isim çıkıyor: Nazım Hikmet. Nazım Hikmet'le birlikte kısa film denemesine girişen bir diğer isim ise şehir Tiyatrosu'nun ve Muhsin Ertuğrul devri sinemasının gözde oyuncusu Hazım Körmükçü. Nazım Hikmet o dönemde İpek filmde senaryo yazarı ve yönetmen olarak çalışıyor, ilk denemesi Kavaklı Ali, Naşit Özcan, Fahri Gülünç, Zenne Necdet İnce gibi oyuncuları bir araya getiren bir orta oyunu filmidir. "Düğün Gecesi/ Kanlı Nigar (1933)"(1)

O dönemde uzun veya kısa metrajlı bir kaç film daha çekiliyor. Fakat bu yapımların resmi kuruluşların ve ticari yapımcıların tekelinde olması, Türk sinemasını sürekli bir belge film yapımcılığından mahrum bırakıyor.
1930'lardan 1950'lere kadar durgun bir dönem yaşanıyor. Gerek Ordu Foto-Film Merkezinin, gerekse çeşitli bakanlıkların çoğunlukla geniş seyirci kitlelerine ulaşmayan çalışmaları devam etmesine rağmen bu 20 yılda çok önemli bir değişiklik olmuyor. Asıl kıpırdanış 1950'lerde bağlıyor. Çoğunlukla haber-savaş-kurgu filmleri çekiliyor (Kore savaşı nedeniyle olacak herhalde) ve bu dönemden sonra resmi kurumların ve bakanlıkların desteği ile bu tür propaganda filmleri fazlasıyla çekiliyor.

"... Çünkü bugünkü dünya şeraitine göre, sinemaya giden halk bir iki saat avunmak, hoş dekorlar ve yüksek konfor içinde geçen hayata bakmak suretiyle olsun fakirliklerini unutabilmektedirler. Sinema bu bakımdan fakir insanların ha-yatına bir iki saat rüya sokan ve onu afyon gibi uyuşturan bir vasıta oluyor. Acaba sinemadan beklediğimiz bu mudur?... Bu gibi propaganda filmlerini, sinema sahipleri ne diye günlerce halka gösteriyorlar?... Halka ucuz radyo lazım olduğu gibi ucuz sinema da lazımdır ... Fakat içinde yabancı milletlerin propagandasını yapmayan, din ve faşizm fikirlerini ifade etmeyen öyle bir sinema isterken" (2)

"Sinemanın eğlendirici, uyutucu, avutucu, uzun filmler dışında çeşitli türden kısa filmleri de kapsadığı bu dönemde anlaşılmıştı. Sinemanın iç ve dış politikada güçlü bir silah olduğu kadar, modern tekniklerin, sağlık ve yurttaşlık bilgilerinin öğretilmesi için de kullanılabileceği ortaya çıkmıştı. Özellikle Türkiye'nin kuzey komşusu Sovyetler Birliği'nde sinema filmlerinden, gerek devrimin ve yeni dünya görüşünün geniş yığınlara anlatılması, gerekse yeni kurumların yetişip benimsenmesi ve yeni yöntemlerin kullanımının öğretilmesi açısından bilinçli ve yoğun bir yaralanma söz konusuydu. Ve Türkiye hem siyasal kadroları hem de sanat çevreleriyle bu gelişmeden haberdardı. Gerçekten, bu dönemde her iki çevrede üzerinde önemle durulan konu sinemanın "terbiyevi" ve öğretici yönüdür. 1937 yılında çıkarılan öğretici ve Teknik Filmler hakkında Kanun bunun bir kanıtı olmaktadır. Nitekim yasanın 'esbab-ı mücibesi'nde amacın öncelikle çeşitli modern tekniklerin pazarlama gibi öğretilmesinde kısa filmlerden yararlanma olanağı anlaşılmaktadır."(3)

1950'lerden 1960'lara kadar film çalışmaları yukarıda anlatılan seyirde gelişiyor. 1960'lı yıllara gelindiğinde ise önemli bir oluşum gerçekleşiyor Türkiye'de: "Hisar Kısa Film Yarışmaları"

Robert Koleji'nde okumakta olan bir kaç genç insan, sinemaya alternatif anlamda el atmalarının ihtiyacını hissederek 20 Ocak 1963'te Robert Koleji Sinema Kulübü'nü kurarlar. Aralarında Özer Kabaş, Üner Biricikli, Ömer Bilgin, Faruk Seyrek, Hasan Gürdal, Kayahan Tolunay, Sezer Tansuğ, Ersan Pertan gibi isimlerin bulunduğu Sinema Kulübünün ilk işi bir yayın organı çıkarmak olur. 1966 tarihinde ilk sayısını çıkardıkları Görüntü'de devrimci sinema, kısa film ve örgütlenme üzerine teorik tartışma yazıları yayınlarlar. Amaçları: " Önce sinemayı tanıtmak ve bu yolla sinema seyircisi yetiştirmek, sonra da yeni sinemamızın kurulmasına film çalışmaları ile yardımcı, gereğinde de öncü olmaktır. Bu amaçla devam ettirdikleri çalışmalarına bir yenisini eklerler ve ilkini 18-21 Haziran 1967'de gerçekleştirdikleri "1. Hisar Kısa Film Yarışması"nı başlatırlar. Bu yarışmanın Robert Koleji'nde başlamasının nedenini de şöyle açıklarlar: "Yeşilçam içinde böyle bir hareketin başlaması kesinlikle beklenemez. Yeşilçam doğrultusunda olan Türk Film Arşivi, zaten Türk sineması için yarışmanın gereksizliğini belirtmekte, öte yandan Altın Kozalar düzenleyerek kendi kendine çelişkiye düşmektedir. Başka bir olumlu yöndeki Türk Sinematek Dergisi ise Yeşilçam'a laf yetiştirmekten, film gösterilerinin ötesine geçememektedir. Robert Koleji Sinema Kulübü'nün yarışmayı üzerine alması potansiyel gücünün ve kısa filmin gerekliliğine inanmasının bir sonucudur."(4)

Sinematekle ilgili söylenenlere daha doğrusu yukarıdaki alıntıda yer alan kısma katılmadığımı belirtmek isterim. "Hisar Film Festivali"nin ikincisi 1968'de, üçüncüsü ise 1969'da yapılır. 3. Hisar oldukça tartışmalı geçer. Tartışmaların kökenindeki neden, ön elemede elenen bazı filmlerin gösterilmek istenmesi; yarışmada ödül veren şirketlerin, filme göre ödüllerini geri çekmek istemesi, jürinin buna ses çıkarmaması ve en önemli neden de Türkiye'nin giderek sol politizasyonla tanışması dolayısıyla, yapılanların Türkiye devrimine hizmet edip etmemesi sorunları vardı. Genç Sinema Dergisi'nin 8. sayısı ise özel olarak Hisar'a ayrılmıştı ve genç sinemacılar yarışmaya katılmamış, katılmama gerekçelerini yazmışlar ve yarışma süresince bol bol bildiri yayınlamışlardı.

BAĞIMSIZ SİNEMA DEĞİL, MATERYALİST SİNEMA

"Yeşilçam elinden Türk sinemasını kurtarmak amacıyla yola çıkıp da, verilen tavizler sonucu, iş Kuyu'nun içine kadar saklanmaya vardırılmışsa da (Metin Erksan'ın Kuyu filmi yarışmanın açılış gecesinde özel olarak gösterilmişti) tıpkı emperyalizmin ağzıyla, yarışmanın yurt kalkınmasına hizmet için yapıldığı söyleniyorsa, yabancı sermaye ödül koyabiliyorsa; jüride film çekmiş bir kişi yoksa, hâlâ sokaktan adam toplanıyorsa; kolejin içinde burjuva aydınlar için yapılıyorsa, halktan uzak duruluyorsa Emperyalizm Robert Kolej kolonisinde misyonerlik oyunu oynuyor demektir."(5)
Sonuç olarak; Hisar yarışmalarına dair söylenecek daha çok şey bulunur elbet; onların bu çabası her koşulda takdire layık. Ancak "bağımsız sinema" teziyle ortaya çıkan bu öğrencilerin görmezden geldiği şey şuydu bence: "Bağımsız sinema" hiçbir ideolojik içeriği bulunmayan ve ekonomik düzeyde ticari sistem tarafından itilen, kabul edilmeyen ya da bu sitem dışında gelişen sinema eyleminin tümünü tanımlayan bir kavram olup, Amerikan underground sineması dahil, Hisar yarışmalarını da içermektedir. Oysa amaçları bağımsız bir sinema değil, "materyalist" bir sinema yapmak olmalıdır.

Hisar Kısa Film yarışmalarından sonra sinema adına en önemli oluşumlar, Sinematek Genç Sinemacılar ve Yeni Sinemacılardır. Hisar Film Festivali dışında, kısa film adına yapılan bir diğer önemli etkinlik 80'lerde başlayan ve 90'lı yıllarda uluslararası bir film festivaline dönüşen İFSAK ulusal kısa film yarışmasıdır. İFSAK ulusal kısa film yarışması, büyüyerek uluslararası İstanbul Kısa Film günlerine dönüştükten sonra, neredeyse İFSAK'tan bağımsız bir hal almıştır. Kısa Film Günleri'nde yer alan ülkelerin kısa filmleri veya uluslararası festivallerde izlenerek beğenilen ve gösterilmek istenen filmler, o ülkelerin büyükelçiliklerinin mali desteğiyle film günlerine ulaştırılıyor.

İFSAK dışında sayacağımız bir diğer festival de Ankara Film Festivali. Ankara Film Festivali de kısa filmlerin ağırlık taşıdığı bir festival olarak görmek mümkün. Evet çok kötü olmasa da sahiplendiğimiz bir kısa film geleneğimiz var. Niyetim "sinema rüyasını" ayaklarından tutup, bizim gerçeğimize oturtmaktı ve ikisinin kesişim noktası da yazının başında belirttiğim gibi kısa filmler olarak görünüyor.

DİPNOTLAR:
1- Kaynar, Tarkan Önce kısa film vardı Antrakt yayınları s.11-13
2- Abisel Nilgün(1994) Türk sineması üzerine yazılar İmge Kitapevi s.47
3- Abisel Nilgün a.g.e. s.47-48
4-"Görüntü" sayı 5
5- "Genç Sinema" sayı 8 Hisar günlüğü