Beğeni Ağacı13Beğeniler

Konu:Hastalık Sebepleri.

  1. #1
    Chief General
    Achernar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    05 Ağustos 2013
    Favori Oyun  
    bSilkroad
    Konular 
    104
    Mesajlar 
    742
    Beğenme 
    836
    Beğenilme 
    354
    Konum
    Cennet  

    Standart Hastalık Sebepleri

    Hastalık Nedir ?

    Organizmada bütün sistemler birbirinden haberdardır ve mükemmel bir uyum içerisindedir. Bağışıklık sistemi bu uyumu titizlıkle muhafaza eder. Bu uyuma zarar verebilecek veya değiştirebilecek her türlü maddeyi antijen (düşman) olarak kabul eder, duruma göre savunma taktiği geliştirir. Mizaca uygun olmayan doğal besinler, genetiği değiştirilmiş ve katkılı hazır ürünler, bütün tıbbi ilaçlar, kimyasal maddeler (deterjan vücut bakım ürünleri vb.) antijen sınıfına dahildir. Bu antijenlerden herhangi biri sindirim, solunum veya cilt yoluyla organizmaya girdiğinde bağışıklık sistemi geliştirdiği savunma taktiğini devreye sokar. Hastalık sebeplerini bilmeyenler için bağışıklık sisteminin 'homeostasis' (vücuttaki iç denge) i savunması hastalık olarak görülür ve gerçek hastalık gözardı edilmiş olur.

    Az Çiğnemek:


    Sindirim ağızda salgılanan (tükürük bezleri tarafından) fermentler ile başlar. Organik asitler, aromatik maddeler ve tuzlar çiğneme sırasında fermentlere karışır ve bir kısmı kılcal damarlara süzülür. Karbonhidratların ağızda başlayan sindirimi midede aynı enzimlerle devam eder.

    Alınan besinin kimyasal yapısı hakkında toplanan veriler ağızdaki akupunktur noktaları vasıtasıyla beyne gönderilir. Beyin bu veriyi analiz eder ve ona göre sindirim planını programlar. Besin ne kadar iyi çiğnenirse beyin sindirim sistemini o kadar iyi hazırlar. Yeterince çiğnenen besinin tadı ve kokusu kaymağa benzer bir nesne (kimus) haline gelir. Bu ise 15-40 çiğneme hareketi ile sağlanabilir.

    Ağızda çok miktarda akupunktur noktası bulunur (her bir dişin dibinde 2'şer tane). Çiğneme esnasında besinlerden ayrılan enerji bu akupunktur noktaları vasıtasıyla vücudun genel enerji dolaşımına karışır. Bu yüzden küçük yudumlar ve küçük lokmalar yemek gerekir.

    Süt, et suyu, meyve sebze suyu veya su küçük yudumlarla alınır, ağızda ılıtılır, tükürükle iyice karıştıktan sonra yutulur.
    Gıdalar yeterince çiğnenmezse sindirim ilk basamaktan itibaren bozulur.

    Hızlı yiyen daha çok yemeye mecbur kalır, çünkü vücut sadece kimyasal bağlantıları çözme işlemi sonucunda oluşan enerjiyi kullanılır, ağızdaki akupunktur noktaları vasıtasıyla besinden alınması gereken enerjiyi kullanamaz. İyi çiğnenmemiş yemek kütleler halinde mideye gelir. Mide bu kütleleri hazmedemez, sadece çürütür. Taze ekmek, beyaz ekmek (özellikle kan grubu '0' için) ve et parçaları (özellikle kan grubu 'A' için) en zararlısıdır.

    Midede çürümeye başlayan kütleler ve parçalar bağırsaklara iner ve orada çürümeye devam eder. Bağırsaklardaki çürüme kandaki akyuvarları artırır. Bağışıklık sistemi bu duruma karşı koruma programı geliştirmek zorunda kalır. Bu hata her yemekle birlikte tekrarlandıkça bağışıklık yetmezliği ne kadar götürür.

    Ancak taze meyve ve sebzelerin lifleri, çekirdekleri ve kabuklarında böyle bir tehlike söz konusu değildir. Bunlar bağırsaklarda yaşayan yararlı mikropları artırır. Bunun için meyve ve sebzeleri kabukları ile ve birkaç çekirdeği ile birlikte yemek gerekir. Yani soymayın vitamini kabuğundadır.


    İyi Çiğnemenin Yararları:

    Birazda yararlarından bahsedelim içimiz açılsın

    1)Yemeği yeterli çiğneyen az çiğneyene göre daha az - yer içer.
    2)Karışık yenen yemeğin zararı azalır.
    3)Sindirim süresi kısalır.
    4)Mide, bağırsak, karaciğer, pankreas, bağışıklık sistemi, diyabet, tümör, kanser, alerji, diş, sinir ve ruh hastalıklarından emin olunur.
    5)Mevcut olan hastalıklar hafifler.
    6)Şişmanlığın önüne geçilir vs. Yani yiyip yiyip kilo almazsınız

    Büyük bilirkişiler uyuşturucu, sigara, alkol bağımlılığı gibi psikolojik, ruhsal ve sinirsel hastalıkların temelinde az çiğnemenin yattığı konusunda hemfikirdir. İyi çiğnenmeden yemek karaciğer dalak ve kalp için ağır bir yüktür. Bu organların durumu ise ruhsal dengeyi doğrudan etkiler. Büyüklerimizin ''Büyük lokma alan ve iyi çiğnemeyene delilik isabet eder.'' sözünü de esgeçmemek lazım.

    Hazımsızlık, diyabet, mide, bağırsak, karaciğer, dalak ve tüm sağlık problemlerinden kurtulmak için bazen sadece beslenme ve çiğneme alışkanlıklarını düzeltmek yeterli olabilmektedir.


    Fazla Yemek


    ''Her hastalığın temelinde tokluk vardır.'' (Hz.Muhammed s.a.v)

    "Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır." (Hz.Davud a.s)

    ''Çok yeme ağacı diken, hastalık meyvesi toplar.'' (Atasözü)

    'Çok yeme ağacının' 'hastalık meyvesini' nasıl olgunlaştırdığını bakalım.

    Normalden fazla yiyen insanın midesi sindirimi için daha çok enzime ihtiyaç duyar. Enzim üretmek için çok enerji harcamak gerekir.

    Sağlıklı bir insanda mide 200 250 gram yemeğin birinci hazmını, besine ve hazım gücüne göre değişmekle beraber 3 4 saat içinde kolayca gerçekleştirebilir, bu sırada kalp de zorlanmadan rahatça çalışır.
    İki katı yemek yendiğinde ise sindirim ve fazlalıkların kısmen depolanması, kısmen dışarı atılması için kalbin 4 6 kat daha fazla çalışması gerekir. Bu işlem sadece kalbi değil, sindirim, depolama ve boşaltımla görevli organları da yıpratır.

    Mesela bir araba taşlı, bozuk, dik bir yolda düzgün yolda harcadığı yakıtın iki üç katını harcar. Mesafe aynı olsa da harcanan yakıt miktarı farklıdır. Devamlı zorlu çalışmaktan harap olan bir motor gibi kalpte rızkını çabuk tüketir.

    Gençlerin sindirimi daha kuvvetli olduğu için fazla yediğinde, sindirim tamamlanarak fazlalıkları dışarı atılabilir.
    Ancak fazla yemek alışkanlık halini alırsa bu kuvvet tükenir; atıkların giderek daha az atılmasıyla depolar oluşmaya başlar. Depolar dolduktan sonra atıklar kanla birlikte dolaşır, kan ağırlaşır, dolaşımı yavaşlar, taşıdığı atıkları dokularda bırakır ve çöplükler oluşur.

    Ağırlaşan kandaki atıklar damarlarda birikmeye ve zamanla damarları tıkamaya başlar. Daralan ve tıkanan damarlardaki kan, dokuları yeterince besleyemeyecek kadar azalır. Beslenemeyen dokullar beyne 'açız' uyarısı gönderir. Beyin bu uyarıya cevap olarak iştahı arttırır. Bu insanı daha çok yemeye zorlar; yedikçe kanda atıklar, dokularda çöplükler ve damarlardaki tıkanıklar artar. Kan daha da koyulaşır; dolayısıyla, dokular beslenme yetersizliği gittikçe daha fazla artar.

    Bu kısır döngü devam ederken, insanda konsantrasyon, hafıza, düşünme, anlama ve öğrenme yeteneği azalır. Fikir uyur hikmet ölür organlar durur insani sıfatlar atıkların içinde boğulur; "Yemek onlar için bir ceza olacaktır." sözünün hikmeti ortaya çıkar.

    Bazı insanlar fazla yemenin bedelini şişmanlıkla ve beraberinde getirdiği hastalıklarla öderler. Bazıları ise ne kadar yerse yesin hep zayıf kalır. Onların durumu şişman onlardan daha tehlikeli olabilir. Metabolizma atıkları, toksinler ve katkı maddeleri şişmanların vücudunda yağ olarak depolandığı için, organların tahrip olması kısmen de olsa önlenebilir. Ancak zayıflarda, kan vasıtasıyla dolaşan atıkların bir kısmı, ateş, öksürük, terleme, nezle, kusma, ishal, sivilce, çıban gibi yollarla dışarı atılırken organları ve sistemleri yıpratır. Eklemlerde kaslarda ve dokularda oluşan çöplükler ise zamanla yanmaya (iltihaplanmaya) ve yanarken yanıcı gazlar ve toksik maddeler oluşturmaya başlar (aynen şehir çöplükleri gibi). Bu şekilde oluşan yakıcı gazlar ve toksik maddeler ağrılara, enfeksiyonlara cilt hastalıklarına, parazitlerin üremesine, genetik mutasyonlara ve tümörlere sebep olur.

    Şu hadisi de paylaşmak istiyorum. "Allah'a en sevimli olanınız, yemesi az ve bedenen en hafif olanınızdır.

    Genetiği değiştirilmiş ve katkı maddeli ürünlerden kaçınmak neredeyse imkansız hale geldiğinden, az yemek, bugün daha büyük bir zorunluluktur.


    Karışık Yemek


    Peygamberimiz (s.a.v.) balık, yumurta, et ve süt ürünlerini hatta bir hayvanın etini başka hayvanın eti veya yağı ile yememiştir.

    Mizaca uymayan veya birbirine uygun olmayıp hazmı için ayrı enzimler gerektiren yemekler birbiriyle karıştığında sindirilemeden çürür.

    Mesela karbonhidratlar ile proteinler, süt ürünleri ile balık, birkaç inekten sarılarak karıştırılan süt, karışık et (örneğin aynı cinsten iki farklı hayvanın eti, bir hayvanın eti ile bir diğerinin yağı dana ile tavuk eti veya aklınıza gelebilecek herhangi bir et kombinasyonu) balık ile et, karışık yağlar (örneğin koyun ile tavuk yağı katı yağ ile sıvı yağ) birbirine zıttır. Bunların parçalanabilmesi için ihtiyaç duyulan enzimler birbirine zıttır.

    Bu zıtlık enzimlerin üretilmesine engel olur ya da üretilen enzimlerin birbirini yok etmesine sebep olur ve yenen yemek sindirilmeden mayalanmaya veya çürümeye başlar. Bu midede saatler süren bir işlemdir ve bağırsaklarda da devam eder. Yemekten sonra kanda lökositin yükselmesi bu sebepledir.

    Çürüme veya mayalanma sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar bağırsaklarda yaşayan faydalı mikropları öldürür, sinir uçlarını zehirleyerek bağırsakların hareketini yavaşlatır ve kabızlık ortaya çıkar. Beslenmedeki hatalar devam ettikçe bağırsak duvarları kanalizasyon boruları gibi zehirli, yağlı atıklarla kaplanır, bağırsaklar genişler, cepler oluşur. Ceplerde dışksal taşlar toplanır ve yıllarca orada kalır. Bağırsakların iç zarında yer alan ve görevi zehirli kalıntıları kana karıştırmadan dışarı atmak olan tüycükleri çürütür. Tüycüklerin çürümesiyle kelleşen bağırsaklarda yaralar oluşur. Böylece bağırsakların iç dokuları faydalı maddelerini yanısıra zararlı, toksik maddeleri de kana karıştırır. Zararlı maddeler kılcal damarlardan doku sıvılarına kolayca geçerek hücreye ulaşmaya çalışır. Ancak hücreler sağlıklı olduğu sürece zararlı maddeleri içeri almakta direnir. Beslenme hataları devam ettikçe zararlı maddeler hücre duvarına ve hücreyi korumakla görevli mekanizmaları saldırır ve zamanla onları yıpratır. Hücrenin koruma mekanizması bozulunca besinlerle beraber zararlı maddeler de hücre içine geçerek hücrenin fonksiyonunu (enerji ve gerekli maddeleri üretimi) bozar.


    Sık Yemek


    Hastalıkların temel nedenlerinden biri de alınan besin tamamen sindirilmesini beklemeden üstüne başka bir yemek yemektir. Bu dinimizce de çok yanlış bir şeydir.

    Sindirim sistemi belli kurallarla çalışır. Bu kurallara göre 200 250 gram miktarında bir yemeğin sindirimi midede üç beş saatlik bir süreç geçirdikten sonra ince bağırsakları inerek tamamlanır. Buna birinci hazım denir yemeğin cinsine miktarına ve özelliğine göre birinci hazmın süresi 6 10 saate kadar uzayabilir. Birinci hazmı geçen besinler bağırsak mukozası ile emilerek kana geçer ve ikinci hazım için karaciğere gönderilir.

    Karaciğer, birinci azından sonra gelen protein, karbonhidrat, yağ ve besin parçalarını daha küçük parçalara ayrılır ve bunların bir kısmından kişinin tabiatına uygun yağ, glikoz, enzim, protein, vitamin gibi temel maddeler üretir. Böylece ikinci hazım tamamlanır ve bu temel maddeler kana geçer; kandaki görevli hormonlar vasıtasıyla hücre ulaştırılır. Kanda gerçekleşen bu işlemle birlikte üçüncü hazım tamamlanmış olur.

    Hücrede şekerden (glikoz) enerji, aminoasitlerden ise farklı proteinler üretilir buna da dördüncü hazım denir.

    Midede sindirim tamamlanmadan yenen tek bir lokma midede sindirim sürecinin bozar. Bu bir lokma, önceki yemekle karıştığında sindirilemediği için mayalanmaya veya çürümeye yol açar. Midede yanma, ekşime, gaz ve şişkinliğe sebep olur. Mayalanma veya çürüme sonucu oluşan zehirli ve asitli kalıntılar ince bağırsaklara inerek 'karışık yemek' bölümünde anlatılan süreci başlatır.

    Midede sindirim tamamlandıktan sonra yani üç beş saat sonra ikinci bir yemek yenebilir. Ancak üç beş saat arayla yemek yendiğinde organizma 4 seviyede yoğun bir hazım işlemiyle uğraştığından diğer fonksiyonlarda çok zorlanır ve 'fazla yemek' bölümünde anlatılan durum ortaya çıkar. İkinci bir besin için birinci sindirimin tamamen bitmesi yani 6 10 saat geçmesini beklemek gerekir. Günde bir iki defa yemek (12 24 saat arayla) insan için yeterlidir. İçme konusunda da ölçü aynıdır.

    Günümüzde insanlar, özellikle kadın ve çocuklar günün büyük bir kısmını sürekli yiyerek geçiriyorlar ve bedenlerini çöplüğe çeviriyorlar. Peygamberimiz (s.a.v.) çoğu zaman aç susuz dururdu. Konuyla ilgili olarak şu hadisi bilmek gerekir. "Geceleyin veya gündüzün ikişer defa yemek illettir."

    O halde en önemli sağlık kuralı ve bütün hastalıklara deva olan yegane 'ilaç' iyice acıtmadan yememektir. Eski hekimlerde "Hastalık nedir ?" sorusuna "Yediğini sindirilmeden yemektir." diye cevap vermiştir.



    Yeme ve İçmede Sıraya Dikkat Etmemek

    Et, yumurta, peynir gibi proteinli yiyecekler midede hazmı uzun süren besinlerdir. Tatlılar ve meyveler midede fazla kalmadan bağırsağa geçerek birinci hazmını burada tamamlar. Su ise midede vücut ısısına ulaştıktan sonra bağırsağa geçer. Bu sebeple önce su içmeli, sonra birlikte yemek şartıyla, meyve veya tatlı, sonra salata ve yemek yenmelidir. İki çeşit yemek yeniyorsa hafif ve sulu olanı ağır ve kuru olanından önce yemek gerekir.

    İbni sina sabah ekmek (karbonhidrat) akşam et (protein) yemeyi tavsiye ederdi. Çünkü karbonhidrat sindiriminde gerekli enzimler genellikle sabahtan öğleye kadar, protein sindiriminde gerekli enzimler ise genellikle öğlenden akşama (21: 00) kadar üretilir. Ancak sindirimin tamamlanması için oruç tutulan günler müstesna en geç 19: 00 ile yemek gerekir.

    Yemekten sonra içilen su da bağırsağa geçemez, mideyi genişletir, mide asidini seyreltip zayıflatır, sindirimi uzatır ve zorlaştırır. Yemek sırasında su içmek daha da karışık bir tablo meydana getirir. Çünkü yemekte su içen, yemeği iyi çiğneyemez, tükürük bezleri yeterli miktarda enzim üretemez ve sindirim ağızdan itibaren bozulur. İçilen su mide asidinin seyreltip zayıflamasına, midenin genişlemesine, karaciğer ve dalağın yükünün artmasına kadar giden sonuçlar doğurur.

    Yemekten 1.5 - 3 saat sonra su içmek daha uygundur. Çünkü mide asidi tamamen kullanılmış ve mide içeriği ince bağırsak göre geçmeye hazır hale gelmiştir. Su içmek için doğru zaman dilimi budur ve bu sırada insanın susması da normaldir. Ancak kuru bir şey yerken her lokmadan sonra bir yudum su içmek de zarar yoktur çok susayınca yemekten sonra birkaç yudum su içilebilir.

    Bayat ve Isıtılmış Yemekler

    Taze sebze ve meyve güneşten aldığı enerjiden dolayı besin değeri açısından daha zengindir. Meyve ve sebze pişirilince, güneşten aldıkları enerji ve strüktürel suyunu kaybederek aslına, yani toprağa ve minerallere dönüşmeye başlar. Suyunu kaybeden sebzenin hacmi azalır, içerdiği mineral oranı artar.

    Mineraller vücutta ağır kalıntılar oluşturur ve bu kalıntılar kaslar arasında, dokularda, damarlarda toplanarak onları sertleştirir. Bu sebeple çiğ sebze tercih etmek ve pişmiş sebzeyi az miktarda yemek daha doğrudur.

    Yemeği piştikten sonra biraz soğutarak yemek gerekir.

    Mikroplar beklemiş yemeğin yapısını değiştirir. Yemek ısıtıldığında ise yeni kimyasal bağlantılar oluştuğu için faydadan çok zararı vardır ısıtılan yemeğin özü ve tadı değişir hazmı ağırlaşır hatta imkansızlaşır.

    Mikrodalgalar ısıtılan yemekteki temel besin maddeleri (su, şeker, yağ ve diğer bazı maddeler) tarafından emilir. Dalgalar, bu maddelerin moleküllerini atomik değişme uğratarak yemeği ısıtır. Mikrodalgaların yemek üzerindeki etkisi üzerine yapılmış herhangi bir araştırma yoktur. Ancak su üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Yaklaşık 70% sudan oluşan insan vücudu mikrodalgalar ile yakın temasta bulunursa, vücudun su molekülleri strüktürel ve enerjik değişime uğrar. Organizmadaki su strüktürü değiştiğinde beyin sıvısı, lenf sıvısı, kan ve hücre serumu gibi vücuttaki bütün sıvıların strüktürü değişir. Bu fiziksel ve ruhsal dengesizliğe sebep olur. Yemeklilerimizin 50- 90% ı sudur.



    Katkılı Hazır Yiyecek ve İçecekler

    Marketlerdeki bütün uzun ömürlü ürünler sağlığı, özellikle çocukların sağlığını tehdit etmektedir. Bu gıdalar metabolizmayı, bağışıklık sistemini ve genetiği ciddi şekilde etkiler, sindirilemediği için birikinti ve damar tıkanıklıklarına neden olur. Vitamin ve protein üretimini, su yapısını, vücudun su oranı ve su terkibini bozarak yaşlanmayı hızlandırır, alerjilere ve çeşitli hastalıklara sebep olur.

    Bu faktörleri göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki 10 - 12 yaş grubu çocukların büyük çoğunluğu, artık bu gıdaların bağışıklık sisteminde, beyinde ve üreme organlarında oluşturduğu tahribatlar sonucu şimdiden küçük birer ihtiyar gibidir.

    Dünya gıda endüstrisinde, binlerce çeşit ve milyonlarca ton katkı maddesi kullanılmaktadır. Hazır gıda kullanmakta sakınca görmeyen biri, her gün yaklaşık 2000 çeşit yapay katkı maddesi tüketmektedir: Tatlandırıcı, tat verici, kıvam koruyucu, kıvam arttırıcı, renklendirici, renk koruyucu, beyazlatıcı, bozulmayı önleyici, nem tutucu, boya, aroma vs.

    Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde belirtmek zorundadır. Fakat bu zorunluluk üreticinin sadece kendi kattığı maddelere mahsustur. Mesela bir fırın ürettiği bir üründe su, maya, tuz, yağ, un, yumurta ve şeker gibi kullandığı malzemeyi belirtmek zorundadır, fakat bunların içerdiği katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Bununla birlikte katkı maddelerinin üretim metodunu da belirtmek zorunda değildir. Tamamen katkı maddelerinden oluşan şeker, sakız gibi 10 cm² den küçük ambalaj ürünleri üretenlerde katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Zeytin, et, peynir, ekmek, baharat, baklagiller, tahıl, kuruyemiş, taze meyve ve sebze gibi açık satılık yiyeceklerde, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerde de katkı maddelerinin belirtme mecburiyeti yoktur.

    Örnek olarak en yaygın kullanılan basit bir sakızın içindekilere bakalım:

    1)Sakız Mayası: Sakızın ham maddesidir. Ambalajda belirtilmeyen sakız mayasının içindekiler şunlardır: kauçuk, vaks, antioksidan, elastomer, reçine, venil polimer, parafin ve katkı maddeleri. (katkı maddelerinin sayısı ve türü belirtilmemiştir)
    2)Tatlandırıcılar (7 tane): Doğal olmadığı için bunların tamamını sindirimi bozar, alerjilere yol açar, diyabete zemin hazırlar. Ayrıca her birinin özel zararları da vardır.
    3)Doğala özdeş aromalar (üç tane): Rekombinant - DNA ve nanoteknoloji yönetimiyle üretilenler beden - ruh dengesini ve hormonal dengeyi etkiler.
    4)Gliserol (nem tutucu): Büyük ihtimalle domuz ürünüdür. Mezbaha atıklarından da elde edilebilir.
    5)Lesitin (emülgatör): Büyük oranda domuz ürünüdür. Bitkisel olanında "soya lesitini" yazar ancak bu da genetiği değiştirilmiş soyadan elde edilir.
    6)Parlatıcılar (iki tane): Biri "şellak" tır ki genetiği değiştirilmiş bir tür bitten elde edilir. Alerjilere ve beklenmeyen yan etkilere yol açabilir. Diğeri kullanılan sentetik bir mumdur. Her ikisi de birçok ülkede yasaklanmıştır.
    7)Titanyum dioksit, E 171: Renklendirici ve nem tutucu dur en tehlikeli maddelerden biridir.

    Gördüğünüz gibi 2,5 gramlık küçücük bir sakız 34 tane katkı maddesi içerir. En az diyoruz çünkü her bir katkı maddesinin 2 - 7 tane kendi koruyucu, renklendirici, nem tutucu katkıları vardır. Sakızın üzerinde "laksatif etki yapabilir (ishal)" ve "sakızdır, yutmayınız" uyarıları yer alır. Çocukların bu uyarıyı anlaması beklenemez ve küçük çocukların hepsi sakız yutar !

    Katkı maddelerini savunanlar "katkı maddelerinin içinde zararsız hatta faydalı olan anlar vardır" diyebilirler. Birkaç yıl öncesine kadar bu doğru olabilirdi, ancak bugün katkı maddeleri farklı malzemelerden, farklı teknoloji ve yöntemlerle elde edilmektedir. Üretim metodlarının, ıceriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlikeli veya şüpheli olup olmadığının belirlenmesi kesinlikle mümkün değildir.

    Örneğin, Karoten (E160) Doğal A vitamini kaynağıdır ve doğal bitki pigmentlerinden, betanin (E162) ise kırmızı pancardan elde edilebilir. 40 yıl önce doğal bitkilerden elde edilen bu katkı maddelerinin üretim şekli değiştiği halde hala güvenilir sınıfında yer almaya devam etmektedir.

    Bu katkı maddeleri, artık rekombinant DNA yöntemi ile elde edilmektedir ve tehlikeli hale gelmiştir

    Ürün ambalajı veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde içindekiler belirtisin yada belirtilmesin, üretimde kullanılan katkı maddelerinin gerçek sayılarının ve kaynaklarının tespit edilmesi mümkün değildir.

    Her üründe kullanılan onlarca çeşit katkı maddesinin bazları tek başına zararlı olmasa da bir arada zararlı olabilir veya birinin zararını artırabilir (sinerji etkileşimi), yada vücuttaki her türlü madde, alınan ilaçlar, besinler ve depolarda birikenlerle tehlikeli bileşimler oluşturabilir. Ancak en sık kullanılan katkı maddeleri tek başına da çok zararlıdır.

    Deterjanlar, Kimyasal Maddeler, Kozmetik ve Vücut Bakım Ürünleri

    Yeryüzündeki bütün canlılar, yani insanlar, hayvanlar ve bitkiler havaya, suya ve toprağa atık bırakırlar. Bu atıkları dönüştürmek ve faydalı hale getirmek için mükemmel bir ekolojik sistem yaratılmıştır. Ekolojik sistem bir denge sistemidir ve görevi kendi içinde çeşitliliği devam ettirmek ve her bir türün neslini korumaktır. Dünyanın bütünü bir ekosistemdir. Bununla beraber bir kıta, bu kıtadaki bir bölge, bu bölgedeki bir köy, bir çiftlik, bir ev veya bir canlı organizmada ekolojik sistemdir.

    Ekosistem içindeki bitki türleri üretici, hayvanlar ve insanlar ise genel olarak tüketicidir. Mikroorganizmalar ise ekosistemdeki bitki insan ve hayvanların atıklarını parçalayarak üretici bitkilerin bunları tekrar kullanmasını sağlar. Mikroorganizmaların yeryüzüne, havaya ve suya bırakılan atıkları temizler, toprağın verimini sağlar, lavabo ve tuvaletlerde kireç ve organik kirlerin oluşmasını önler, bağırsaklarımızda vitamin, enzim ve protein üretir; cilt, saç, kıl, tırnak ve ağız dokularının sağlığını korur.

    Ekolojik dengeyi sağlayan her bir çeşit mikroorganizmanın görevi o kadar farklı, net ve incedir ki insanlar bunları başaramaz. Mikroorganizmalar aniden yok olsa bütün yeryüzü kalın bir çöp tabakası ile kaplanır, dünyadaki canlılık, bazı bilim adamlarına göre 1,5 saat, bazılarına göre daha kısa sürede sona ererdi.

    Fakat antimikrobiyal ilaçlar, dezenfektanlar, vücut bakım ürünleri, temizlik maddeleri ve tarım ilaçları ile mikroorganizmalar akılsızca ve acımasızca yok edilmektedir. Çünkü bu kimyasallar sadece mikroplara değil insanlara da zarar vermektedir. Tuz ruhu, çamaşır suyu, bulaşık deterjanı, yağ çözücü, lavabo açıcı, çamaşır deterjanı, leke giderici ve benzeri organik kalıntı ve mikropları nasıl anında yok eritip yok ediyorsa, akciğer ve beyin hücrelerinde etkilemektedir. Solunum yoluyla alınan deterjanlar beyin damarlarını, akciğerdeki bronşları ve alveolleri eritir, yıpratır ve şişirir, kan dolaşımına karışarak damarlarda deformasyona; kan üretiminde ve kan dolaşımında bozulmalara; alzheimer gibi nörolojik hastalıklara; akciğer, karaciğer ve böbrek hastalıklarına yol açar.

    Deterjan, kozmetik ve vücut bakım ürünlerini kullananlar, halsiz, uyuşuk, depresif ve mutsuzdur. Hormon dengesi bozulmuş, hafızası zayıflamış, şuur bulanıklaşmıştır. Sağlıklı düşünemezler, yüzleri toprak rengidir, tırnakları gri veya mordur, saç dökülmesi ve kıllanma problemleri vardır. Bütün bunlar Allah'ın hizmetine verdiği yalnızca görevini yerine getirmeye çalışan mikropları, vazife başında öldürmenin karşılığıdır.

    Bugün deterjan gibi kimyasalların yerini nano ürünler almaktadır. Bu ürünler bütün canlılar için öncekilerden çok daha tehlikelidir. Nanoteknoloji yolu ile üretilen nano temizlik ürünleri (temizlik benzeri, cam siliciler, banyo lifleri, araba arlatma eldivenleri, nanomatik toplar, mikrofiber bezler, makyaj pedleri, kağıt havlu ve peçeteler tuvalet kağıdı gibi) çok yaygın kullanılmaya başlamıştır. Özellikle camiler, oteller, okullar, kreşler, toplu taşıma araçları, hastaneler, evler, hayvan barınakları gibi yerlerde kullanılmaktadır. Nano temizlik ürünleri, uygulandığı tüm yüzeylere yapışarak nano boyutta renksiz bir tabaka oluşturur, bütün mikroorganizmaların (bakteri virüs mantar küfler vs) 99,9% oranında öldürür, bakteri oluşumunu uzun süreli olarak engeller, organik kokuları yok eder. Hijyen ürünlerinden en önemli farkı adeta bir mikroorganizma mıknatısı etkisi oluşturmasıdır. Bu şekilde çevredeki ve havadaki mikroorganizmaları kendine çeker, hazım sistemindeki enzim üretimini yok ederek öldürür. İnsan ve hayvanlarda enzim üretim sistemi, mikroorganizmaların enzim üretimi sistemine benzediği için aynı etkiyi gösterebilir. Dolayısıyla bu maddelerin kullanımı tahminlerin çok üstünde global felaketlere sebep olabilir.

    Halbuki Allah (c.c) Maide suresi 6. ayette her türlü necasetten temizlenmek için su ve toprak kullanmayı emretmiş, temizlik için bunların yeterli olduğunu belirtmiştir. Çünkü bizi ve yaşadığımız çevreyi kirleten herhangi bir madde veya mikroplar değil, negatif enerjidir. Negatif enerjiyi kıran temiz su ve topraktır. Vücudu elleri yıkarken sabunlamak bile şart değildir. Ben köyde nenemleri ellerini toprak ve suyla yıkadıklarına defalarca şahit oldum. Cilt üzerinde yaşayan ve cilt sağlığını korumakla görevli mikroplar bu işi bizden daha iyi yaparlar. Biz sabun kullanarak mikropların görevini ak satmış oluruz. Çamaşırda ve temizlikte sadece kokusuz sabun kokusuz arap sabunu çamaşır sodası kıl ve katkı maddesi içermeyen sabun tozu kullanmak gerekir.

    İnsan, yapay yağlarla, yiyecek, içecek ve vücut bakım ürünlerindeki katkı maddeleriyle, tıbbi ilaçlarla ve nihayet nano ürünlerle bedenini mumyalamaktadır. Bu nedenle son yıllarda böcek, sinek ve bakteriler artık mezarlardaki cesetleri çürütüp toprağa karıştıramaz hale gelmiştir. Doğal alanları da kirleten bu maddeler sebebiyle bir süre sonra hayvanların cesetleri de çürümez hale gelecektir. Diğer taraftan ölü insan, hayvan ve bitkileri çürüterek ekolojik dönüşünü sağlayan böcek, sinek ve mikroorganizmalara karşı kullanılan tarım ve böcek ilaçları bu görevli varlıkların neslin tüketmektedir.

    Bu durum devam ettiği sürece biyolojik çevrim yavaşlayacak, bazı böcek, sinek ve bakterilerin nesli yok olacak, dünya ölü bataklığına dönüşecek ve ekolojik kıyamet kaçınılmaz olacaktır.

    Deterjan, tarım ilacı, antibiyotik, vücut bakım ürünü, katkı maddeleri ve ürünleri kullanan insan ekolojik kıyameti kendi elleriyle hazırlamaktadır.

    Tarım İlaçları

    Tarım ilaçları, faydalı mikropları, solucan, sinek ve böcekleri öldürerek toprağın verimini düşürür, ekolojik dengeyi, insan, hayvan ve bitki sağlığını bozar.

    DDT: uzun zaman önce yasaklanmıştır ancak hâlâ dünyanın her yerinde besinlerde, canlıların kan ve dokularında DDT ye rastlamak mümkündür. DDT organizmalara her türlü yolla, özellikle et, süt ve balık ürünleri yoluyla girer ve dokularda depolanır. DDT ye en fazla üç bölgede rastlanmaktadır. Kuzey kutbunda rastlanmasının sebebi eskimoların yağ dokularında DDT depolanmış fok ve balinalar ile beslenmeleri, afrikalılarda rastlanmasının sebebi, sıtmaya yol açan bir türlü sivrisineğe karşı hâlâ DDT kullanılması, Türkiye, orta asya hindistan'da rastlanmasının sebebi ise pamuk üretiminde DDT kullanılmasıdır. Araştırmalar DDT nin bütün canlı organizmalarda aynı etkileri gösterdiğin ortaya çıkarmıştır. Embriyo, bağışıklık sistemi ve sinirler üzerinde toksik etki, genetik değişimler, kanser. DDT hormonal dengeyi bozar, anne sütünü azaltır, anemiye ve ağır karaciğer hastalıklarına sebep olur.

    Sadece DDT ile başlayan problemlere bakılınca şöyle bir sebep sonuç zinciri ortaya çıkmaktadır. DDT kullanımı anne sütünü azalttı, anne sütünün azalmasıyla hazır mama kullanmaya başladı, mamalar besin alerjen olduğu için bağışıklık sistemini zayıflattı, mamalarının metabolik atıklarını artmakta zorlanan böbreklerin gelişmesi yavaşladı ve çalışma kapasitesi düştü. Çocuğundan mama kullananlar yetişkinlikte böbrek yetmezliği ile karşı karşıya kaldı. DDT seçici olarak beyinde ve karaciğerde birikti için nörolojik hastalıklar ve karaciğer hastalıkları arttı.

    Bu durumda sentetik hormonlar, antidepresanlar ve tüm ilaçlar kullanılmaya başlandı. Bu ilaçlar kısırlığa ve ruhsal problemlere (kişilik değişimi, ahlakın bozulması) kısırlık ve kişilik bozukluğu, tüp bebek üretimine sebep oldu. Nano ürünlerin yola çıkaracağı felaketlerin büyüklüğü ise tahminlerini çok üstündedir

    Aromalar

    Koku duyusu, hiçbir yardımcı iletişim mekanizmasına ihtiyaç duymadan ve beyin tarafından kontrol edilmeden doğrudan görevli sisteme (limbik sistem) ulaşan tek duyudur. Limbik sistem, kalp atışları, kan basıncı, nefes alıp verme, hafıza, ses düzeyi ve hormon dengesinin kontrolü ile görevlidir. Kokular, duygusal hafıza, psikolojik ve fizyolojik hormonlar, üreme, büyüme ve tiroid hormonlarının üretimini uyarır. Doğal olarak insan, hayvan, bitki ve bütün canlılardan yayılan kokulu ve kokusuz maddeler üreme ve iletişimi yönlendirir.

    Feromon adı verilen bu latif maddeler (çoğu cinsel hormonlar) bir canlıdan sağlandıktan sonra aynı türden başka canlılarda davranış değişikliklerine yol açar. Üremeyi, haberleşmeyi, canlıların yaratılış gayelerine uygun olarak görev yapmalarını sağlar. Örneğin bir dişi hayvanın üreme zamanında erkek cinslerine bildirerek çağırması, bir arının bulunduğu çiçeklerin yerini kilometrelerce uzaktaki arılara bildirmesi, göç eden hayvanların toplanmayı birbirine haber vermesi feromonlar yoluyla gerçekleşir. Feromon ortamdaki diğer doğal kokular tarafından baskılanamayacak kadar güçlüdür.

    İnsan feromonları, üreme hormonlarının salınımı, eş seçimi, gebelik, annelik, ergenlik veya yaşlanma gibi fizyolojik süreçleri ve sosyal davranışları kontrol eder. Eşler arasındaki ruhî uyumu sağlar. Birçok hormonun üretimini tetikleyerek metabolizma ve gelişmeyi aktive eder ve yönlendirir.

    Feromonlar koltuk altı, kasıklar, meme başı çevresi, burun delikleri arasındaki deri, üst dudak ve kıl keseciklerinden salgılanır; salya, burun, idrar, dışkı, vajinal sıvı ve plasentada da bulunurlar. Feromonlar en aktif olarak, herhangi bir duygu (cinsel duygular gibi) durağı çıktığında ve ölüm anında da salınır.

    Kokulu kimyasalların üretiminden önce parfümler, çiçeklerin uçucu yağlarından, baharatlarından ve madenlerinden elde edilirdi. Feromonların keşfinden sonra erkek domuzun ve boğanın derisinden, plasenta ve idrardan feromonlar izole edilerek parfüm güçlendirildi. Bugün ise keşfedilen pek çok feromon türü artık, nanoteknoloji Rekombinant -DNA yöntemi ile yapay olarak üretilmektedir.

    Kokuların insan ruhu, kimyası ve duyguları üzerindeki etkileri anlaşıldıkça tıbbi, ritüel ve dini amaçlarla kullanılmıştır, zamanla kullanım alanı genişlemiştir. Doğal yollarla elde edilen ve esansiyel yağ olarak adlandırılan kokulu yağlar, korku, endişe, stres, depresyon gibi ruhsal sıkıntıları, baş ağrısı, adet öncesi huzursuzluk, cinsel soğukluk ve cilt problemleri gibi çok çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde ve doğumu kolaylaştırma da kullanılmaya devam etmektedir. Kokuların tedavi amacıyla kullanılması ve ciddi problemlere çözüm getirebilmesi ne kadar etkili olduklarını göstermektedir.

    Çoğu insan kokuların yıllar önceki gibi çiçeklerden veya misk geyiğinden elde edildiğini, doğal ve masum olduğunu düşünmektedir. Fakat bugün parfümün içeriği 95% oranında petrol ve kömür ürünü aromatik bileşikler, ftalatlar ve sentetik misktir. Kimyasal aromatik bileşikler yersiz coşku hali (öfori), halisünasyon, baş dönmesi, depresyon, baş ağrısı, vertigo, kalpte ritim bozukluğu, hipertansiyon, ödemler, epilepsi benzeri kasılmalar, hareketlerde yavaşlama, donukluk, kulak çınlaması, görme bozukluğu, deri ve mukozalarda moruklara, kan hücrelerini öldürme etkisi ile kansere sebep olur. Bu kimyasallar mutajen, toksik ve kanserojen psikotropik maddelerdir.

    Sentetik kokular, her çeşit koku ve tadı verebilen, 'doğala özdeş' aromalar olarak süt ürünleri, et ürünleri, bal, kahve, nargile ve sigara tütünü, mantar, baharat, meyve ve sebzelerde; vücut bakım ürünleri, deterjanlar, yumuşatıcılar, hasta bakım ürünleri, oyuncaklar, aksesuarlar, nano kumaşlar, kuran, tesbih, seccade, üretiminde; tedavide, camilerde, hastanelerde, okullarda, alışveriş merkezlerinde, araçlarda, kısacası her yerde yoğun kullanılmaktadır. Bu kokular doğal kokulardan 200 2000 kat daha kuvvetlidir. Doğal kokular kısa sürede etkisini kaybederken sentetik kokuların yoğunluğu zamanla azalmaz etkilerini aylarca hatta yıllarca sürdürür, ve sadece 260 derecede yok olabilir. Kıyafet üzerine sıkılan parfümlerde veya koku deterjanlarda durum daha da tehlikelidir. Çünkü koku içinde bulunan kimyasalları kumaştan çıkarmak defalarca yıkansa da mümkün olmaz.

    Greenpeace'in 2005 te 25 kokulu ürün üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre "ftalat esterler ve sentetik misk" parfümlerin içinde kullanılan zehirli kimyasallardan sadece ikisidir ve her bir ürün çevreye en az 17 çeşit zehirli kimyasal yaymaktadır. İncelenen ürünler içerisinde parfümler (alkolsüz esanslar da dahil), oda spreyleri, araç kokuları, deterjanlar, yumuşatıcılar, losyonlar, vücut bakım ürünleri ve şampuanlar bulunmaktadır.

    Sentetik kokular içerdikleri nörotoksik kimyasallar ile unutkanlık, baş ağrısı, baş dönmesi, zihin bulanıklığı, hafıza kaybı gibi nörolojik rahatsızlıkları; kaygı, depresyon, panik atak, dikkat dağınıklığı, duygu ve kişilik bozukluğu gibi ruhsal rahatsızlıkları tetiklemektedir; astım, sinüzit gibi alerjilere; böbrek, kalp, karaciğer, akciğer ve bağışıklık sistemi hasarlarına; yumurta ve spermlerde DNA bozulmalarına, kısırlık, doğum hasarları, ve düşüklere, diyabet, hipertiroid veya hipotiroide, göğüs ve prostat kanserine, sperm kalitesinin bozulmasına, cinsel hormonlarda dengesizliğe ve buna bağlı olarak eşcinselliğe, anne sütüne karışarak birçok bebeğin sütten kesilmesine sebep olmaktadır.

    Bu kimyasallar kokulu ürün kullanan herkesin, dünyaya gelen her 10 bebekten 7 sinin idrarında tespit edilmektedir. Anne karnındaki kız ceninde vajina darlığına, erkek ceninde penis ve erbezlerinin gelişmemesine, erkek çocuklarda kadınsı davranışları sebep olmaktadır.

    Östrojen benzeri bileşikler erkeklerde, testosteron benzeri bileşikler kadınlarda hipotalamusta feromon etkisi yaptığı için bu ürünlere karşı güçlü bir bağımlılık oluşmakta ve karşı cins çekiminin azalmasına (cinsel soğukluk) sebep olmaktadır.

    Sentetik kokulardaki zararın anlaşılması ile birlikte bazı parfüm ve kozmetikler, "organik" veya "doğal" adı altında piyasaya sürülmekte, ancak bu ürünlerin şu anda 1 2% oranında doğal çiçek özü bulunmaktadır.

    Sentetik kokuların fiziksel ve ruhsal sağlığa zarar verdiği tespit edildikten sonra avrupa ve amerika'da ki kokuların kontrolsüz kullanımına karşı birçok çalışma başlatılmıştır. Kokuların zararlarına pasif olarak maruz kalmayı engellemek için sigara içilmeyen alanlar gibi parfümsüz alan oluşturma çalışmaları yürütülmektedir. Okullarda işyerlerinde ve kapalı alanlarda parfüm ve kokulu ürün kullanımı yasaklanmıştır.

    Doğal kokular hormon dengesi, ruhsal denge, protein ve enerji üretimini bağışıklık sisteminin izin verdiği ölçüde etkiler. Sentetik kokuların 200 kat güçlü etkisi ise bağışıklık sistemini baskılayarak protein ve enerji üretimini, ruhsal ve zihinsel faaliyetleri, davranış şekillendirme süreçlerini düşman askerler gibi işgal eder.

    Tıbbi İlaçlar

    Amerika'da her yıl yaklaşık 250 bin kişi tıbbi hatalar yüzünden ölmektedir. Bunlardan 127 bini hastanede yanlış ilaç verildiğinden veya ilaçlarının yan etkileri yüzünden ölmektedir. İlaçların yan etkileri yüzünden hastane dışında ölenlere ait istatistik yoktur. Ancak onların sayısı mutlaka daha yüksektir. İlaçların yan etkileri yüzünden hastalananlarla ilgili de hiçbir istatistik yoktur. Ancak tecrübeler gösteriyor ki ilaçlar bütün hastalıkların temelinde yer almaktadır.

    Tıp literatürüne bakıldığında ilaçların tahrip edici etkisi ile ilgili şu sonuçlara ulaşılır: bazı ilaçlar kullanıldıkları dönemde, bazıları kullanımından haftalar, aylar, hatta yıllar sonra, bazıları ise doz bağımlı olarak yan etki gösterir. Birçok ilaç kemik iliği dejenerasyonuna ve bunun sonucunda kemik iliği yetmezliğine ve ağır anemilere, karaciğer toksisitelerine ve karaciğer yetmezliğine, böbrek yetmezliğine, kısırlığa ve birçok hastalığa neden olabilir. Hormonal sistemde dengesizliğe, DNA da değişimlere, bağışıklık sisteminin felcine yol açabilir. Bazı ilaçlardaki (örneğin kemoterapi ilaçları) yan etkiler genel olarak tüm hücreleri etkisi altına alır ve sonuç olarak bazı dokuları yada bütün dokuları tahrip eder.

    Bazı durumlarda ise ilaçların yan etkileri seçici davranabilir. Örneğin bazı ilaçlar kemik iliği hücrelerine DNA ve RNA sentezini engelleyerek üretiminin azalmasına veya anormal hücre üretimine, bunun sonucunda lösemi ve anemi nelere sebep olur.

    Alyuvarların parçalanmasına (hemolize) sebep olan 40 tan fazla ilaç vardır. Aspirin sulfonamidler, sulfonlar, klorokin, dimerkaprol, kloramfenikol gibi. Bu da bazen geçici, bazen de ömür boyu kalıcı annemi oluşturabilmektedir. Trombosit ve trombosit üretimi bozukluğundan pek çok tıbbi ilaç sorumlu tutulmaktadır. Aspirin, kolşisin, antiromatizmal ilaçlar, psikiyatri ilaçları, valproik asit, furosemid, kalp ilaçları, anestezikler, antibiyotikler, bazı öksürük şurupları (gayokolat gibi) bazı alerji ilaçları bu gruptadır.

    İlaçların sebep olduğu damar romatizmasında (vaskülit damar kireçlenmesi) cilt yüzeyinde ince kanamalar, morarmalar, kangren oluşumuna kadar değişen bulgular görülebilir. Damar romatizması aspirin allopurinol, klorotiazid, digoksin, furosemid, indometazin, iyot, izoniazid, metildopa, piperazin, rezerpin, sulfonamidler, varfarin gibi ve daha birçok ilacın kullanımı sırasında açığa çıkmaktadır.

    Mikroorganizmaların çoğalmasını baskılayan antibiyotiklerin ve sulfanilamidlerin yan etkisi, bağırsak mikroflorasının yok edilmesi ve vitamin dengesinin bozulması ile ortaya çıkar. Antibiyotiklerin işitme duyusunu olumsuz etkilemesi, parasetamolün karaciğeri tarif etmesi, aspirin'in kan üretimini bozması vs, gibi burada da yan etkiler seçici davranmıştır.

    İlaçların kendi yan etkileri dışında bu yan etkileri güçlendiren bazı faktörler de bulunmaktadır. Örneğin vücutta toksik maddelerin birikimi (ağır metaller, insektisit, herbisit, kimyasal gübreler vs) gıdalardaki katkı maddelerinin bolluğu ve yoğun ilaç tüketimi.

    İlaçların en belirgin yan etkilerinden biri de bu ilaçlara karşı oluşan fiziksel ve ruhsal bağımlılıktır. Fiziksel bağımlılık, o ilacın sürekli kullanım gereksinimi ile kendisini gösterir. Örneğin kortizon, insülin ve benzeri ilaçlar kullanılmadığında ortaya psikolojik dengesizlikler, baş dönmesi, baş ağrıları, bel ve bacaklarda ağrı, tansiyon ve kan şekerinin yükselmesi gibi rahatsızlıklar ortaya çıkar.

    Psikolojik bağımlılık ise kendisini ruhsal rahatsızlık olarak gösterir (örneğin sigara, alkol, kokain). Morfin, kodein, antidepresan, uyarıcı, uyku ilacı, fenilalanin vs. gibi ilaçlar fiziksel olduğu kadar ruhsal bağımlılığa da neden olur. İlaçlara bağımlılık organlarda dokularda tahribata neden olduğu gibi genetik yapıyı da bozar.

    Ancak ilaçların mutajenik embriyotoksik (embriyonun etkilenmesi) ve fetotoksik (ceninin etkilenmesi) olması en tehlikeli özelliklerinden biridir.

    Hamilelik esnasında küçük dozda veya birkaç yıl evvel dahi kullanılan birçok ilaç direkt olarak embriyoyu ya da cenini etkileyebileceği ve mutasyona uğratabileceği gibi düşüğe de sebep olabilir.

    Eğer ilacın mutajen etkisi embriyonun fiziksel gelişiminde mutasyonlara neden oluyorsa (örneğin yarık dudak, uzuvların gelişmemesi, üreme organlarındaki gelişim bozukluğu vs.) bu yan etkiye teratojen etki denir. Yapılan araştırmalarda varfarin, etanol, kortekosteroid (kortizon östrojen androjen vs.) preparatları, nitrofuran, vitaminler, kemoterapi ilaçları, epilepsi ilaçları, hormonal ilaçlar vs. gibi ilaçların teratojen etkiye neden olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca yapılan araştırmalar günümüzde modern tıpta kullanılan birçok ilaçtaki teratojen etkinin hücre bölünme prosesini bozduğunu, fermentlerin aktifliğini, protein ve nükleasitlerin sentezini etkilediğini ortaya koymuştur. Bu sebeple hamilelikte ilaç kullanımı mutlaka durdurulmalıdır.

    İlaçların zararları ciltler dolusu kitap konusudur. Aşağıda en sık kullanılan rekombinant ilaçlardan biri olan kortizon örnek olarak verilmiştir.

    Kortizon, böbrek üstü bezinin kabuk kısmından salgılanan, çok önemli bir hormondur. Sentetik kortizon doğal kortizon a göre 25 40 kat daha aktiftir ve bünyeden çok daha yavaş dışarı atılır. Güçlü aktiviteye sahip sentetik kortizon bu özelliği ile doğal kortizonun tüm pozisyonlarını ele geçirir ve fiziksel bağımlılığa sebep olur.

    Alınan kortizon hızla kana karışır, hücrenin immün bariyerini aşarak çekirdeğe ulaşır ve DNA ile etkileşime girer. Bu ise hücrelerde protein ve ferment sentezini ele geçirecek baskılar stimüle eder. Kortizon aynı şekilde plasenta bariyerini aşarak ceninin hücrelerine ulaşır ve ceninin dokularında meydana gelen tüm hücresel süreçlerin kontrolünü ele geçirir.

    Sentetik kortizon, tüm alerjik hastalıklarda (romatizma, astım- bronşit, egzama) ve hemen hemen tüm cilt hastalıklarında kullanılan ilaçlardır. Analflatik şoku önlemede; nakledilen organ ve dokuların reddedilmesini engellemede; bağışıklık sistemi, böbrek, pankreas, akciğer ve karaciğer hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır.

    Mide ülseri, tansiyon, kan üretiminin bozulması, damar tıkanıklığı, ödem, sivilce, şişmanlık, kıllanma, adet düzensizliği, erken menopoz, kemik erimesi, kas zayıflığı, deri ve kaslarda atrofi, tiroid, diyabet, diyabetin ilerlemesi, pankreatit, karaciğer ve böbrek yetmezliği, epileptiform kasılmaları, ve diğer nörolojik bozukluklar, eyfori, psikoz ve pek çok psikolojik bozukluklar, kortizon kullanımı ile oluşur.

    Kortizon bağırsaklarda kalsiyum emilimini azaltır. Kemiklerde kalsiyum kaybına, kalsiyumun böbreklerle dışarı atılmasına sebep olur. Bunun sonucunda özellikle omuz kalça ve diz eklemlerinde osteoporoz kemik nekrozu gelişir. Kortizonun en tehlikeli özelliklerinden biri bağışıklık sistemini baskılama açısından aktif olmasıdır. Tek doz kortizon kullanıldığında bile bağışıklık sistemini baskılandığı gözlenmiştir.

    Kortizonun 1 1.5 yıl süreyle kullanımı hipotalamus- hipofiz- böbrek üstü bezinin sisteminin fonksiyonlarını baskılar. Bunun sonucunda böbrek üstü bezi kabuğunun fonksiyonu baskılanır ve atrofe olur son olarak da hormonların biosentezi de baskılanır veya durur. Buna bağlı olarak çocuklarda boy uzaması durabilir. İlginç olan sentetik kortizon kullanan herkeste saydığımız yan etkilerin çoğu yıkıcı bir şekilde görülür. Bazı belirtiler hemen bazıları bir süre sonra bazıları birkaç sene sonra ortaya çıkar. Buna rağmen kortizon kullanımı hiçbir şekilde sınırlandırılamadığı gibi kullanım alanı daha da genişlemektedir.

    Antibiyotikler

    Örneğin Sultamisilin

    Yan etkileri: alerji (anafilaksi şoku dahil) ishal kanlı ishal, bağırsaklarda yara, sersemlik, halsizlik, havale, dilde kanama, kan üretiminde bozulma, kanamalar, karaciğerde toksisite, cilt hastalıkları ve nefrittir. Ayrıca immün defisite (bağışıklık yetmezliği) yol açar. Antibiyotiklerin bu kadar tehlikeli yan etkileri olmasına rağmen sultamisilin ufacık bebeklere bile verilmektedir.

    Salisilatlar

    Örneğin Aspirin

    Doğal aspirin, söğüt ağacından üretilir. Ancak dünyada söğüt ağaçları giderek azalmakta, aspirin kullananların sayısı ise hızla artmaktadır. Dolayısıyla doğal aspirin yerine artık sentetik aspirin üretilmektedir. Doğal ile sentetik aspirin'in farkı ölü ile canlı arasındaki fark gibidir.

    Sentetik aspirin sindirim sistemi kanamaları, ülser, kulak çınlaması, baş dönmesi (vertigo), bilinç bulanıklığı, işitme kaybı, kan üretimi yetersizliği, demir düşüklüğü, pıhtılaşma süresinin uzaması, vaskülit (damar romatizması) deri içi kanamalar, kaşıntı, deri döküntüleri, dil ve dudaklarda şişme, astım ve anafilaktik şoka sebep olabilir. Çok küçük dozda alınan bir salisilat bile bütün bu alerjik tepkilerin ortaya çıkması için yeterli olabilir.

    Ağır salisilat zehirlenmesinde solunumun hızlanması, vücudun asit baz dengesinin bozulması ve böbrek yetmezliği gibi belirtiler gelişir. Türkiye ' de bütün insanlar her gün en az bir aspirin almaya teşvik edilmekte, yan etkilerin birkaçı veya tamamı aspirin kullananlar da görülmektedir.

    Bir ülkede özellikle romatizmal ağrılarda olmak üzere en etkili ağrı kesici, kan sulandırıcı ve ateş düşürücü olan limon ile en etkili antibiyotik olan sarımsak yetişiyorsa, aspirin ve antibiyotik kullanmanın hiç bir mantıklı açıklaması olamaz.

    Tıbbi ilaçların kullanılmasındaki amaç hastalığı yok etmek olabilir. Ancak tıp tarihi acımasızca göstermektedir ki, sentetik maddeleri vücuda almak ve bağışıklık sistemi, dolaşım sistemi, solunum sistemi, hormonal sistem gibi sistemlerin işlevine bilinçsizce müdahale etmek akıllıca bir iş değildir. Organlarda, sistemlerde ve hücrelerde her saniye meydana gelen, aklın alamayacağı kadar karmaşık muhteşem ve sonsuz işlemi kontrol etmeye hiçbir insanın aklı ve gücü yetmez. Böyle bir müdahale gerekli de değildir çünkü bu işlemleri kontrol eden hiçbir hata yapmayan kusursuz karar veren ve insanın yaptığı hataları en az zararla bertaraf eden muazzam bir bağışıklık sistemi vardır.


    Uzun oldu ama bilgi edinmek isteyene kısa gelir
    .
    Not: Ansiklopedilerden alıntıdır.
    Konu Achernar tarafından (01.Aralık.2015 Saat 13:51 ) değiştirilmiştir.
    Arap, isak81, Leon ve 4 kişi bunu beğendi.


  2. #2
    Yrd.Yönetici
    Asgard - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    14 Nisan 2014
    Favori Oyun  
    aSro-bSro-cSro
    Silkroad Yetkilisi  
    [GM]Asgard
    Konular 
    820
    Mesajlar 
    21,792
    Beğenme 
    536
    Beğenilme 
    8948
    Konum
     

    Standart

    Tebrikler , yararlı bir bölüm olacak . Görevinizi layığı ile yerine getireceğinize inanıyorum.
    Sadece Üyeler Linkleri Görebilir... - Sadece Üyeler Linkleri Görebilir... - Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...
    Genel Bilgiler: Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...
    - Sadece Üyeler Linkleri Görebilir... - Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...

  3. #3
    Chief General
    Achernar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    05 Ağustos 2013
    Favori Oyun  
    bSilkroad
    Konular 
    104
    Mesajlar 
    742
    Beğenme 
    836
    Beğenilme 
    354
    Konum
    Cennet  

    Standart

    Alıntı Asgard Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Tebrikler , yararlı bir bölüm olacak . Görevinizi layığı ile yerine getireceğinize inanıyorum.
    Teşekkürler Abdullah bey
    _____________
    _________


    Ne mutlu Müslümanım diyene.

  4. #4
    General Lord
    Sentinel - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    08 Ocak 2015
    Favori Oyun  
    Silkroad Online
    Konular 
    110
    Mesajlar 
    1,761
    Beğenme 
    1060
    Beğenilme 
    856
    Konum
    Bursa - Elazığ  

    Standart

    hepsini okudum yararlı bilgiler var, güzel konu. eline sağlık
    Achernar bunu beğendi.
    HiddenPower*RoyalGuard

    RoyalFamily

  5. #5
    Vice General Lord
    Tigress - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    12 Şubat 2014
    Favori Oyun  
    bSilkroad
    Konular 
    55
    Mesajlar 
    997
    Beğenme 
    233
    Beğenilme 
    277
    Konum
     

    Standart

    Çok güzel konu elinize sağlık
    Achernar bunu beğendi.

  6. #6
    General Lord
    cevo - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    14 Eylül 2014
    Favori Oyun  
    bSRO & aSRO
    Konular 
    61
    Mesajlar 
    1,187
    Beğenme 
    779
    Beğenilme 
    622
    Konum
     

    Standart

    Alıntı Achernar Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Teşekkürler Abdullah bey
    isim verme tezcan :P
    Achernar bunu beğendi.

    Merhaabaaaa Ben KRAL'ın

    LND_Babi
    LangNedDeath

  7. #7
    General Lord
    Dr4cula_ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    03 Eylül 2012
    Favori Oyun  
    bSilkroad
    Konular 
    26
    Mesajlar 
    1,885
    Beğenme 
    1218
    Beğenilme 
    1182
    Konum
    Alexandria  

    Standart

    Abdullah mı ben hep oğuz olabilir diye düşünüyordum
    TearOfGod ve majestic bunu beğendi.
    The_Guardian
    Caliph_

  8. #8
    Chief General
    Achernar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    05 Ağustos 2013
    Favori Oyun  
    bSilkroad
    Konular 
    104
    Mesajlar 
    742
    Beğenme 
    836
    Beğenilme 
    354
    Konum
    Cennet  

    Standart

    İsminin bilindiğini duydum siz geç kalmışsınız be kardeşim
    _____________
    _________


    Ne mutlu Müslümanım diyene.

  9. #9
    General Lord
    Floydian - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    10 Ocak 2014
    Favori Oyun  
    bSilkroad
    Konular 
    102
    Mesajlar 
    3,055
    Beğenme 
    591
    Beğenilme 
    1587
    Konum
     

    Standart

    Alıntı cevo Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    isim verme tezcan :P
    Kim isim veriyor bahattin
    __________________
    __________________






    DURUCAN🔱


    Floydian


    __DeHSeT__ Rulezz †

  10. #10
    Chief General
    Achernar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi 
    05 Ağustos 2013
    Favori Oyun  
    bSilkroad
    Konular 
    104
    Mesajlar 
    742
    Beğenme 
    836
    Beğenilme 
    354
    Konum
    Cennet  

    Standart

    Konu tamamlandı. Çok uzun oldu ama öğrenmeniz gereken şeyler olduğunu da bilin yani
    _____________
    _________


    Ne mutlu Müslümanım diyene.

Konu Bilgileri

Bu Konuya Gözatan Kullanıcılar

Şu anda 1 kullanıcı bu konuyu görüntülüyor. (0 kayıtlı ve 1 misafir)

Giriş